Özgür İrade ve Akıl/Bilgi İlişkisi Üzerine

Genel olarak “kişinin istediğini yapma, istemediğini yapmama gücü” anlamına gelen özgür irade (istem) olgusu kendimiz olabilmek bakımından çok önemlidir. O, insanın kendini gerçekleştirmesi ve birey niteliğine ulaşmasında zorunlu temel gerekliliktir. Özgür irade, hayatın çeşitli alanlarına ilişkin tercihlerimizin, kararlarımızın ve eylemlerimizin bize ait olması demektir.

“İrademizle/özgür irademizle ne kadar davranabildiğimiz” sorusu uzun bir konuya kapı açar. Onun kadar zor diğer bir soru da “özgür irade nasıl oluşturulur?” sorusu olsa gerek.

“Nasıl” kısmı ile ilgili olarak, özetle, “akıl ve akılcılık” diyor Kant. Yeter tek etken olmamakla birlikte, akılla davranmadan, akılcı olmadan özgür irade oluşturamaz, özgür irademizle yaşayamayız.

Aklı besleyen, çalıştıran ve geliştiren ise bilgidir.

Yani özgür irade için akıl, akıl için de bilgi gerekir.

O zaman şöyle söylenebilir: Bir insanın özgür irade ile yaşayabilmesi, yani kendisi olması, kendisini gerçekleştirmesi bilgi ve akılla olanaklıdır.

Kısacası, akıl ve bilgi özgürleştirir.

27 Ekim 2020

Bir Davranış Sadece Bir Davranış Değildir!

Davranışlar hayatımız boyunca ve neredeyse her an gerçekleştirdiğimiz eylemler, yapıp etmelerimizdir. Ancak davranışlarımız kendiliğinden oluveren, nedensiz eylemler değildir. Çoğu zaman farkında olmasak da davranışların altında yatan birçok etken, neden ve olgu vardır. Davranış bir sürecin sonucudur. Ya da basit bir benzetme ile söyleyecek olursak, davranış bir bitkinin (ağaç, çiçek, ot vb.) toprak üstünde kalan kısmıdır. Bilindiği gibi bitkinin toprağın üstünde kalan kısmını (gövde, yaprak, çiçek, meyve vb.) belirleyen, var eden, besleyen, ortaya çıkaran, büyüten toprağın altındaki köktür. Dolayısıyla her davranışın bir kökü, yani nedenleri, hazırlayıcı etkenleri vardır. Bazen anlamsız görünse de hiç bir davranış nedensiz değildir.

Kuşkusuz, her davranışın bir ya da birden fazla nedeninin olması yanlış davranışlara haklılık kazandırmaz. Doğru ve yanlış davranışlar vardır.  Ve bunlara neden olan etkenler. Doğru ya da yanlış bir davranışa, yani “her hangi bir durumda öyle davranmamıza” neden olan etkenler şunlar olabilir: Bilincimiz (akıl), duygular, tutumlar (içsel eğilimler), etik/ahlâki değerler, sezgiler, içgüdüler, arzular, tutkular, korkular, çıkarlar, inançlar, ideoloji, karakter, ortam. Bunlara eklenecek başka etkenler de olabilir.

Bir davranışın ne çok kökü var değil mi?

Kökün ne kadar derinliğe indiği de ayrı bir konu. Bu da davranışları çeşitli biçimlerde etkiliyor çünkü.

Bu durumda şöyle çıkarımda bulunmak olanaklıdır: Bir insanda ya da kendimizde yanlış bir davranışı değiştirmek istiyorsak, o davranışa neden olan, o davranışın altında yatan etkenleri/nedenleri bulmak, anlamak, analiz etmek ve değiştirmek ya da yok etmek gerekir. Nedenlerini/etkenlerini yok etmeden yanlış bir davranışı baskı, korku, ceza ya da ödül ile kalıcı ve istendik biçimde değiştiremeyiz. Diğer bir deyişle, davranışlarda kalıcı değişiklik ancak onlara neden olan tutumları, değerleri, bilinci, karakteri vb. etkenleri anlayıp, değiştirmekle sağlanabilir. Yani sadece davranışı değiştirerek davranışı değiştiremeyiz. Elbette bu değişimin ne kadar gerçekleştirilebileceği duruma göre değişir. Kökleşmiş, kalıplaşmış, katılaşmış, duygusal yanı güçlü olanlarla, yetişkinlik dönemi davranışlarını değiştirmek çok zordur.  Bilinçli anne-babalar ve öğretmenler çocukları için bunu belirli ölçüde yapabilir ama bu gerçekte bir uzmanlık alanının (psikiyatri ve psikoloji) ve o alan uzmanlarının yapabileceği bir şeydir.

Şimdi bu kısacık yazıdan hangi sonuçları not edebiliriz?

  • Bir çocukta, gençte ya da yetişkin kişide yanlış davranışı değiştirmek için öncelikle o davranışa yol açan nedenleri ve etkenleri araştırmak ve anlamak gerekir.
  • Nedenleri ve etkenleri değiştirilmeyen, yok edilmeyen ve sadece davranış düzeyinde kalan değişikler kalıcı ve sağlıklı olamaz. Asıl değişiklik kökte olmalıdır.
  • Nedenleri yok edilemeyen davranışları ödül ve ceza ile değiştirmek kalıcı ve sağlıklı bir çözüm değildir.
  • Hayatımız boyunca sürdürdüğümüz ana davranışlardaki yanlışları düzeltmek için olanaklıysa çocukluk ve gençlik dönemini kaçırmamak gerekir. Yani yanlış davranışlar fazla köklendirilmemeli, zamana bırakılmamalıdır.
  • Özellikle çocuklara ve gençlere doğru davranışlar kazandırmak için onlara insani/etik tutumlar ve değerler kazandırmak gerekir. Yanlış davranışları kalıcı biçimde değiştirmek için de tutumları ve değerleri değiştirmek gerekir.
  • Değiştirilmesi en zor davranışlar, kalıplaşmış ve kökleri derinde olan tutumlardan kaynaklanan duygusal içeriği güçlü davranışlardır.
  • Davranış sorunlarını, bu konunun uzmanları (psikiyatrist, psikolog) ile çözmeye çalışmak en doğru ve gerçekçi yaklaşımdır.

Kısaca, “bir davranış yalnızca bir davranış değildir.” Davranışlar, insan denilen dipsiz kuyunun sadece görünen halleridir.

15 Ekim 2020

“Kader”: Sosyolojik Bir Yaklaşım Denemesi

Yıllar önce avukat arkadaşımla sohbet ederken, bana ilgili Bakanlık tarafından bir davada sanığın avukatı olarak görevlendirildiğini söylemiş ve dava konusunu da kısaca açıklamıştı. Söz konusu olayda, bir genç tek başına yaşayan yaşlı bir kadının evine zorla girip, para ve altınlarını çalmış, sonra da onu öldürmüştü. Genç, bu yaptıklarını, yani suçunu olduğu gibi kabul ediyordu. Her şey açıktı ve çok ağır bir suçtu. Bakanlık hukuksal süreç gereği onu savunmak üzere avukat arkadaşı görevlendirmişti. Arkadaşıma o zaman sorduğum soru şöyleydi: “Peki, ortada açık ve ağır bir suç varken, sanık da bunu olduğu gibi kabul ediyorken, sen onu savunmak için ne diyeceksin, hangi gerekçeleri sunacaksın?” Onun, o zaman tam olarak kabullenemediğim ancak sonraları üzerinde hep düşündüğüm yanıtını unutamam.

Yanıtı sona bırakıp, önce ele almak istediğimiz konuyu kısaca açıklamaya çalışalım.

Kader (yazgı), çok genel olarak “evrende (ve dolayısıyla dünyada, toplumlarda, tek tek insanların hayatlarında) olanların/olacakların önceden belirlendiği gibi olduğu/olacağı” anlamına gelir ve genelde inanç temelinde yapılan tartışmaların konusudur. İşin inanç (teolojik) boyutu ayrı ve derin bir meseledir ve burada bu açıdan tartışılmayacaktır.

Ancak kader kavramı, bize, inanç alanı dışında, özellikle sosyolojik bir süreç olarak da ele alınıp, irdelenebilir gibi görünüyor. İbn-i Haldun’un “coğrafya, bir ülkenin kaderidir”  belirlemesi bu anlamda çok bilinen ve dile getirilen bir ifadedir. Yani ülkeniz Afrika kıtasında ise farklı bir tarihiniz ve yaşamınız olacak, Asya’da ise başka, Orta Doğu’da, Avrupa, Amerika, Ekvator kuşağında, Uzak Doğu’da ya da kutuplarda ise ülke ve toplum olarak başka türlü bir kaderiniz olacaktır. Nitekim dünyada, örneğin, hiç savaş yaşamamış ülkeler olduğu gibi, neredeyse tarihi boyunca savaşlarla boğuşmuş ülkeler vardır. Bu bulunduğunuz coğrafyaya bağlıdır büyük ölçüde. Petrol ya da doğalgaz coğrafyalarındaki ülkeler ekonomik açıdan şanslı bir kadere sahip iken, hiç yeraltı kaynağı olmayan ülkelerin kaderlerine bu açıdan şanssızlık düşmüştür.  Türkiye bugünkü yerinde değil de başka bir coğrafyada olsaydı yaşaya geldiklerimiz, ülkemizin durumu büyük olasılıkla başka olacaktı.

Kader olgusunu tek bir insan üzerinden de düşünebiliriz. Açıkçası bu yazıda bunu tartışmayı daha çok istiyorum.  Örneğin, ben Türkiye’de değil de Endonezya’da ya da Sibirya’da doğmuş ve büyümüş olsaydım karakterim, yaşam biçimim, davranışlarım, hayat anlayışım, kültürel değerlerim, inancım vb. açılarından bugünkü ben olmayacaktım; farklı birisi olacaktım. Dolayısıyla Türkiye’de doğmuş olmak benim kaderimi, yani olmuş olanları, olacak olanları, hayatımı belirlemiştir. Başka ülkede doğmuş olsaydım eğer, başka şeyler yaşayacak, başka türlü düşünecektim; başka şeylere kızacak, başka şeylerden zevk alacaktım.

Demek ki, coğrafya gerçekten kaderimizi belirliyor.

Peki ama kaderimizi, yani olacakları, yaşayacaklarımızı, hayatlarımızı belirleyen tek şey coğrafya, yani doğduğumuz, yaşadığımız yer midir? Galiba değil! Toplumların ve bireylerin kaderlerini belirleyen diğer olgular tarih, yani yaşadığımız zaman dilimi (aralığı), birey olarak içinde yer aldığımız aile ve yakın çevre, içinde doğduğumuz ve yaşadığımız toplumsal-ekonomik-kültürel koşullar olsa gerek. Şöyle örnekleyelim: Ben, örneğin, 1200-1300 yılları arasında Kuzey Amerika’daki bir Kızılderili ailenin çocuğu olarak doğup yaşasaydım, asla bugünkü gibi bir kişi olmayacaktım. Yaşam biçimim, yediklerim, güldüklerim, kızdıklarım, eğitim durumum, ailem, davranış biçimlerim, eğlence anlayışım, inancım, işim yani hemen hemen her şeyim farklı olacaktı. Ailem beni başka değerlerle, başka türlü yetiştirecek, yakın çevremden başka değerleri ve davranışları edinecek, içinde yaşadığım ekonomik ve toplumsal koşullar başka türü yaşamama, düşünmeme, inanmama ve dolayısıyla başka türlü bir insan, başka karaktere sahip bir insan olmama neden olacaktı. Açıkçası, ben, başka bir ben olacaktım.

Doğru değil mi?

O halde, bir insanın kaderini coğrafya (yaşadığı ülke, bölge, şehir, köy vb.)  ile birlikte, tarih (yaşadığı zaman dilimi), aile ve yakın çevre, toplum ve yaşamak zorunda kaldığı sosyo-ekonomik ve kültürel koşullar belirler. Yaşamlarımızın biçimi ve niteliği, kim ve nasıl bir insan olacağımız burada sayılanların niteliğine bağlıdır. Adını anımsayamadığım bir psikolog Hocamız televizyondaki konuşmasında buna “kader motifi” demişti. Yani yukarıda saydığımız tarihsel, ekonomik, kültürel, toplumsal ve coğrafi koşullar insana kader denilen “motifi” örüyor. Ve siz o motifin içinde küçücük bir parça olarak yer alıyorsunuz. Diğer bir deyişle, içinde yer alacağınız motif zaten siz doğmadan önce örülmüş oluyor. Aslında Hocanın “kader motifi” kavramını, eski arabesk Türk filmlerinde “kader ağlarını bize çoktan örmüş!” deyişiyle duyar, bazen hüzünlenir, bazen de gülerdik! Kader, düşünüldüğünde, gerçekten sosyolojik bir ağdır; birbiri içine geçmiş sosyolojik unsurların ağı.

Kader kavramı ile ilgili olarak sosyolojik ve psikolojik anlamda düşünmemiz gereken bir diğer nokta da “karakter” meselesidir. İnsanın karakteri, yani temel kişilik özellikleri büyük ölçüde 0-7 yaş arasında temelleniyor. Bu dönemde karakteri oluşturan toplumsal yapılar en başta aile, eğer gidiyorsa okul öncesi eğitim kurumu/öğretmen ve yakın çevredir. Diğer yandan, bir kişinin hayatı boyunca davranışlarını, tercihlerini, kararlarını, yapıp etmelerini, yaşam biçimini belirleyen şey büyük ölçüde karakteridir. Herkes karakteri çerçevesinde davranır ve yaşar. Yani karakterimiz, bir anlamda kaderimizdir. Bu durumda şunu söylemek olanaklıdır: Aile, okul ve yakın çevre kişinin karakterini sosyolojik, psikolojik ve eğitimsel nitelikli bir süreç ile şekillendirerek, kaderini çizer.

Yazıyı buraya kadar okuyanlarınız, eminim ki,  “iyi ama kişinin tanımladığınız bu kadere teslim olmaktan (kadercilikten) başka seçeneği yok mudur ve kaderini aşma, değiştirme, bu kaderin dışına çıkma isteği (iradesi), gücü olamaz mı?” diye düşünüyor ve soruyorsunuzdur.

Evet, “bir yere kadar” vardır. Nitekim “genel olarak” aynı coğrafyada, aynı zaman diliminde, aynı toplumsal-ekonomik ve kültürel koşullarda doğmuş, yaşayan birçok insanın farklı kaderleri, yani hayatları oluyor. Bazı insanlar bu kader motifi ya da ağı denilen yapının dışına çıkabiliyor. Aynı ailede iki çocuğun hayatı, yani kaderleri çok farklı olabiliyor. Bakıldığında, aynı koşullarda doğmuş ve büyümüşlerdir; aynı aile, genel olarak aynı yakın çevre, aynı sosyo-ekonomik ve kültürel koşullar; ama farklı hayatlar, yani farklı kaderler!

Bunu nasıl açıklayabiliriz?

Soruyu yanıtlamak için öncelikle şu soruyu sormalıyız: Aynı ailede doğmuş dahi olsa iki çocuk için tüm koşullar gerçekten aynı mıdır? Anne-baba, yakın çevre genel olarak aynı görünebilir ama herkes her an değişiyor. Bir anne-babanın 25 yaşındaki düşünceleri ve yapısı ile 35 yaşındaki hali ve koşulları aynı değildir. Dolayısıyla aynı anne-baba dahi olsa 25 yaşında bir anne-babanın çocuğu olmakla, 35 yaşındaki anne-babanın çocuğu olmak aynı olmayan aile anlamına gelebilir. Kader belirleyicileri olarak daha sonra devreye giren öğretmen(ler) ve arkadaş grubu da her çocuk için aynı değildir. Tıpkı anne-baba gibi yakın çevre de sürekli değişim içindedir. Ayrıca gençlik ve yetişkinlik dönemine ilişkin sosyo-ekonomik koşullar her çocuk için farklı olabilmektedir. Aynı coğrafyada genel olarak aynı görünen “kader belirleyici” sosyolojik, psikolojik ve kültürel koşullar sürekli değişim içindedir. Dolayısıyla aynı aileden iki çocuğun kaderi, yani hayatları farklı olabilir. (İşin genetik farklılıklar yanı da ayrı bir etkendir elbette.)

Sosyal bilimler toplumsal konularda ayrıntıları gözden kaçırmamakla birlikte genel eğilimlere bakar. Dolayısıyla biz de sosyolojik kader kavramı hakkında ayrıntıya takılmadan genel eğilimleri dikkate almak durumundayız.

Bu bağlamda, yukarıda “aynı ailenin iki çocuğunun farklı hayatlara sahip olması” örneği ile ilgili olarak yaptığımız “ayrıntı” analizinin ötesinde söylemek gerekirse, aynı coğrafya, zaman, yakın çevre, sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarda farklı kaderler yaşama durumu azınlıkta (istisnai de denebilir) olan bir gerçektir. Genel eğilim olarak aynı coğrafya ve zaman aralığında, aynı sosyolojik koşullarda yaşayan insanların kaderleri benzerdir. Örneğin, bugün Türkiye’deki eğitim sistemine dâhil olan ilk ve orta öğretim öğrencilerinin eğitime bağlı kaderleri genel olarak benzer olacaktır. Çünkü bu eğitim sistemi, yapısı ve niteliği hepsi için benzer bir çerçeve çizmektedir. Oysa bu çocuklarımız örneğin Finlandiya ya da Norveç eğitim sistemine dahil olsalardı kaderleri farklı olacaktı. Dolayısıyla, kişilerin kaderini değiştirmek onların içinde yer aldığı sosyo-ekonomik ve kültürel koşulları, eğitim koşullarını değiştirmekle olanaklıdır.

Bu yazıdan kaderciliği, kaderciliğe teslimiyeti ve felsefi olarak belirlenimciliği savunduğumuz, insanları bir tiyatronun rollerini oynayan oyuncuları olarak gördüğümüz, kişisel istenci (iradeyi) ve aklı yok saydığımız yargısına varılmamalıdır. Tam tersine, insan dediğimiz varlığın ve toplumların kendilerine çizilen çerçeveyi aklıyla aşarak gelişeceklerine, değişeceklerine, değiştireceklerine ve zenginleşeceklerine inanırız. Bunun, en başta bizimki (Ulusal Kurtuluş Savaşımız) olmak üzere bir çok tarihsel örneği vardır. Ancak bu, yine de “kişisel iradenin, sosyolojik anlamdaki ‘kaderi’ genel olarak değiştirme gücü ve oranının istisnai ve sınırlı olabileceği”, asıl değiştirici gücün toplumsal ve ekonomik koşullar olduğu biçimindeki yaklaşımımızı yok etmiyor.

Bir özet cümlesi ve soru ile bitirelim.

Ayrı bir tartışma zemini olan inanç alanı dışında bakıldığında, kader, sosyolojik bir süreçtir. Yaşadığı coğrafya ve zaman aralığı (tarih), sahip olduğu aile ve yakın çevre, içinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve kültürel koşullar kişinin kaderini (hayatında olacak olanları) belirleyen sosyolojik sürecin temel unsurlarıdır. Ve kişinin kaderini değiştirmek istiyorsak onun yaşadığı aile koşulları ile sosyo-ekonomik ve kültürel koşulları değiştirmek gerekir.

En başta yazdığım ve avukat arkadaşıma sorduğum, “ağır bir suç işlemiş ve bunu kabul etmiş genci hangi gerekçelerle savunacaksın?” biçimindeki soruya onun verdiği yanıt şöyleydi:

Özetle, bu genci böyle bir eylemi gerçekleştirme noktasına getiren sadece kendisi değil, aynı zamanda içinde doğduğu ve büyüdüğü sosyo-ekonomik koşullardır diyeceğim.” Bu yaklaşım ünlü hukukçu Faruk Erem’in o çok bilinen cümlesini anımsatıyor: “Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar.”

Kuşkusuz, bu gerekçe ya da yaklaşım söz konusu kişinin suçsuz olduğu ve ceza almaması gerektiği anlamına gelmez ve yaptığı eylemin korkunçluğunu ve insanlık dışılığını görmemize engel olamaz. Ancak şöyle bir soruya ne yanıt veririz, düşünmemiz gerekir: Bu genç, farklı bir ailenin çocuğu olarak doğup büyüseydi, iyi bir yakın çevresi olsaydı, olumlu sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarda yaşasaydı kaderinde bu korkunç cinayeti işlemek olur muydu? Daha açıkçası, kaderi böyle mi olurdu?

Tartışmaya değer bir konu değil mi sizce de?

29 Eylül 2020

Kahkaha ve Gözyaşları: Bir Kitaptan Okumalar

Bayılıyorum şu “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisi kitaplarına!

Söz konusu dizinin çıkacak her yeni kitabını sabırsızlıkla bekliyor ve elime aldığımda altlarını çize çize, büyük bir keyifle okuyorum, üzerinde uzunca süre düşünüyor, öğrencilerimle, arkadaşlarımla tartışıyorum.

Her ne kadar ilköğretim çocuklarına (özellikle ilköğretim ikinci ve üçüncü kademeye) yönelik olduğu düşünülse de bu kitapları asıl ve önce gençler ve yetişkinler okumalı. Anne-babaların ve öğretmenlerin bu dizideki tüm kitapları çocukları ve öğrencileri ile birlikte okumaları ve üzerinde konuşmaları da ne kadar gerekli ve önemlidir!

Bu dizide her bir kitap hayatın, dünyanın işleyişini ve gerçeklerini temel kavramları vererek, ilginç örneklerle, sorularla, düşündürerek ve eğlenceli basit öykülerle anlatıyor. Bugüne kadar diziden 32 kitap çıkmış; hepsi birbirinden önemli, can alıcı hayat konuları. Yazarları Brigitte Labbe ve Michel Puech. Kitapların Türkçe çevirileri de çok temiz. Kitapları Günışığı Kitaplığı yayımlıyor.  

Dizinin elime yeni geçen ve bir çırpıda okuduğum “Kahkaha ve Gözyaşları” adlı son kitabında altını çizdiğim, not aldığım noktaları sizinle paylaşmak isterim. Okuduktan sonra alıntılanan belirlemelerin nasıl kafa açıcı olduğunu, gülmek ve ağlamak üzerine hiç böyle düşünmediğimizi eminim siz de kabul göreceksiniz.

Bu arada, alıntılara bakarak kitapların çocuklar için biraz soyut ve ağır olduğunu düşünmeyin; tüm bunlar gerçek örnek ve öykülerle, çocukların anlayabileceği bir dille veriliyor çünkü.

İşte o küçücük kitabın gülmek ve ağlamak, yani kahkaha ve gözyaşları üzerine söyledikleri:

Hiç beklemediğimiz bir anda ve istemediğimiz halde kendimizi tutamaz, bedenimize söz geçiremez ağlayabiliriz ya da gülebiliriz. Oysa örneğin ellerimiz, bacaklarımız biz istemeden hiçbir şey yapamaz. Ancak kahkaha ve gözyaşı öyle değil; bizi dinlemezler; onlara sanki zihnimizden bağımsız olarak beden karar veriyor.

Gözyaşları, söyleyemediğimiz sözcüklerdir; gözlerden taşan tuzlu sözcükler… Bazen gözyaşlarımızın ne anlama geldiğini biz de çözemeyiz. Belki de nedenlerini çok sonra anlarız.

Örneğin, bir arkadaşımızın anlattığına kendimizi zorlayarak gülmeye çalışmak ya da yaptığı bir hataya “numaradan” ağlamaya çalışarak affettirmeye uğraşmak yalancı kahkaha ve gözyaşlarıdır. Bunlar gerçek kahkaha ve gözyaşları ile ilgisi olmayan sahte gözyaşları ve gülüşlerdir; böyle yapmak dalga geçmenin, incitmenin, küçük düşürmenin ve aşağılamanın en etkili yollarındandır.

Bir şeye gülmek için onu anlamış olmak gerekir. Gülen, anlayandır. Birlikte gülmek, birlikte anlamaktır. Anlayarak atılmış kahkaha bir zekâ göstergesi sayılabilir.

Bazen dakikalarca, durmaksızın kahkahalar atabiliriz. Birlikte güldüğümüz arkadaşlarımızla 20 yıl sonra karşılaşsak ve bu an aklımıza gelse yine güleriz. Bunlar “deli kahkahalardır.” Bunlar ne büyük keyiftir ve insana nasıl da iyi gelir! Deli kahkaha, bir delilik anı değil, bir kaçış, uçuş, özgürlük anıdır; belki de bilgelik anı.

Aynı şeylere defalarca gülebiliriz, aynı filmi birçok kez izleyip, üçüncü seferde bile ilkindeki kadar gülebiliriz. Kahkahaları tetikleyen şey şaşkınlık değil, insan hayatına kendi kurallarını dayatan sürprizleri yeniden görmenin ya da duymanın keyfidir.

Sıradan bir insanın yaptığı gülünecek şeyin aynısını güçlü, kudretli bir kişi, örneğin, bir kral, kraliçe, patron, müdür, başbakan yaptığında daha çok güleriz. Aslında bu güçlü kişilere gülmek onları tekrar yere indirir, bize onların da herkes gibi birer insan olduğunu hatırlatır.

İnsan bazen kendisine de gülebilir, gülmelidir. İnsanın kendisine gülmesi, kendisi ile dalga geçebilmesi kendisini dışarıdan görebilmesidir. Kendimize gülebilmek, kendimizi kusursuz bulmadığımızı, herkesin üzerinde, üstün bir yere koymadığımızı gösterir. Sonuçta kendimize gülmek, abartılarımızın, zaaflarımızın, tuhaf yanlarımızın olduğunu görmektir. Kendine gülmek çok sağlıklı bir durumu gösteren mizah duygusuna sahip olduğumuz, kendimizi çok ciddiye almadığımız, kendimizle barışık olduğumuz ve kendimizi iyi hissettiğimiz anlamına da gelir.

Bir kavga, öfke, kızgınlık anında doğru bir esprinin tetiklediği kahkaha bir anlığına bizi sorundan uzaklaştırarak nefes almamızı, sakinleşmemizi sağlar. Bu kahkaha sorunu çözmez belki ama gergin havayı temizler, sıcaklığı düşürür ve duyguların keskinliğini azaltır, olup bitenle aramıza mesafe koyar.

Her şeye gülünür mü? Kuşkusuz hayır. Irkçı, cinsiyetçi, hoşgörüsüz, kibirli, ötekileştirici, şiddeti onaylayan şeylere gülmek suç ortaklığı anlamına gelir. Bu tür şeylere bazı insanlarla birlikte gülmek ise kindarca gülmektir.

Bir insanın tüm çabasına karşın bir konuda yetersiz kaldığını gördüğümüzde atılan kahkaha ona bir tokat gibidir, çok fazla can yakabilir. Bu insanı kahkahalarla mahvedebiliriz.

Kahkaha ve gözyaşı bazen mutluluğun ve coşkunun yansımasıdır. O anda içimizde yaşadığımız coşku o kadar büyüktür ki, onu bastıramayız, beden de serbest bırakır ve o coşku kahkahalar ya da gözyaşları olarak bizi dinlemez, dışarı fışkırır.

Kahkaha ve gözyaşı içimizde biriktirdiğimiz sıkıntı ve stresi dışarı atmanın da bir yoludur.

Çok acı çektiğimiz, üzüldüğümüz bir olayın ardından günlerce, aylarca ağlayabiliriz. O acıyı hayatımız boyunca unutamayız. Ama ağlamamız bir gün mutlaka durur; ömrümüz boyunca ağlayacağımızı düşünsek bile durur. Ve işte gözyaşlarımız tam da buna, yani ağlamamızın bitmesine yardımcı olur: Acımızı ifade etmemize, ağrıya saplanıp kalmamamıza, tam tersine onu dışarı atmamız için kendimizi özgür bırakmamıza yardım eder. Gözyaşları, yaraların kabuk tutmasına yardım eder, onları yumuşatır ve iyileştirir.

Gözyaşları sıcak ve yumuşaktır. Kalbi, zihni, bedeni teselli eder, mutlu anılara yeni sayfa ve güzel şeylere yeni yerler açar.

Ağlamaktan utanmak gerektiğini düşünmek ne tuhaf! Bir şeyden etkilendiğimizde bunu saklamak bizi daha güçlü yapmaz. Yaralandığımızda bir yerimizin kanamasından utanıyor muyuz? Evet, ağlamak bardağın taştığını gösterir, artık dayanamadığımız bir şeye katlanacak gücümüzün kalmadığının işaretidir. Ama asıl zayıflık, hiçbir zayıflığımızın olmadığına inanmaktır.

Ağlamak, kendimize ve başkalarına incinmez olmadığımızı, itiraf etmektir, gerçek duygularımızı açığa vurmaktır.

Ağlamak, mutsuzluklarımızı başkalarıyla paylaşmaktır. Başkalarını üzmemek için kendimizi tutmaya çalışabiliriz. Ama bizi ağlarken görmek onlara acı veriyorsa, bu bizi sevdikleri içindir. Bizi seviyorlarsa, mutsuzluklarımızı paylaşabilirler, onları aşmamıza yardım edebilirler demektir. Gözyaşlarımız onlardan bunu isteme cesaretine sahiptir.

Kırlarda çıplak ayakla koşan iki yaşında bir çocuk gülmekten kırılır, çünkü mutludur. O, konuşamaz, bu nedenle bedeni duygularını gülerek anlatır. Bir bebek aç olduğunu, susadığını, bir yerinin ağrıdığını, karanlıkta yalnız kalmaktan korktuğunu, kucağa alınma ve okşanma ihtiyacını ifade etmek için gerekli sözcükleri bilmez. Konuşamaz, o yüzden bedeni bunları ağlayarak ifade eder. Sonra sözcükler gelir. Daha fazla sözcük öğrendikçe bedenimiz daha az konuşmaya başlar. Çok uslu, çok sakin durur. Kimi zaman da susturulur.

Ne mutlu ki, hayatta gülmemize, ağlamamıza, gözlerimizde yaşlarla kahkahalar atmamıza engel olamıyoruz!

Kısacası, gülmek ve ağlamak, yani kahkaha ve gözyaşı utanılacak şeyler değildir, tam aksine insancadır, pek insanca!

Lütfen okuyun ve özellikle çocuklara okutun bu dizinin kitaplarını.

26 Eylül 2020

Eğitimde Anne-Babanın Rolü

Yeni bir eğitim-öğretim yılı daha başlıyor. Tam da başlıyor denemez. Koronavirüs salgını nedeniyle bazı sınıflar eğitime şimdi, bazıları ise daha sonra başlayacak. Okullar bu sürece ne kadar hazır, tartışılıyor. İsteyen veli çocuğunu okula gönderecek, istemeyen göndermeyecek. Dolayısıyla bir karmaşanın, çeşitli açılardan ciddi sorunların yaşanabileceği öngörülüyor.

Aileler ve öğretmeler haklı olarak endişeliler. Bu endişe hem bu karmaşadan hem salgın hastalık korkusundan hem de bu koşullarda iyi bir eğitim sürecinin gerçekleşemeyeceği kaygısından kaynaklanıyor. Söylediğimiz gibi, onlar üzülmekte elbette haklılar.

Ancak bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta biraz farklı.

Birçok eğitim bilimci, düşünür yıllardır söyler durur: Eğitim, sadece okula ve öğretmene bırakılamayacak kadar duyarlılık ve özveri gerektiren bir gerçektir. Yanlış anlaşılmasın: Bu saptama okul ve öğretmeni önemsizleştirmek ya da küçümsemek için değil, eğitim sürecinde öğretmenin ortağı olan anne-babaların önemine ve rolüne dikkat çekmek içindir.

Normal zamanlarda dahi eğitimde temel rolün anne-babaya düştüğü açıkken, yaşadığımız ve koronavirüs salgını nedeniyle çocuklarımızın okula gidemediği, evlere kapandığı, televizyon karşısında sadece sınırlı öğretim yapılan böyle zamanlarda bu rol çok daha fazla ve belirgindir.

Genelde, aileler çocuklarını bir okula kaydettirdiklerinde ve göndermeye başladıklarında “oh çok şükür, bu iş, sorumluluk, görev artık okulda ve öğretmende” duygu ve düşüncesine kapılıyorlar. Hele de çocuklarını güvendikleri iyi bir okula gönderiyorlarsa rahatlayarak kendilerini bu sürecin neredeyse tümüyle dışında görüyor ve bu yönde davranıyorlar. Bu konuda tüm sorumluluğu öğretmene ve okula bırakıyorlar. Benzer düşünceyi çocuklarının dersleri konusunda kendilerini eğitim-kültür açısından yetersiz gören anne-babalar da taşıyor ve “istesek de biz bir şey yapamayız, sorunu okul ve öğretmen çözecek” diyorlar. Ya da özellikle çalışan anne-babalar çocuklarının eğitim süreci ile ilgilenecek gücü ve zamanı bulamıyorlar. Bu konuda sorumsuz ve duyarsız anne-babaların olduğu da bir başka gerçek. İşte tüm bu durumlarda anne-babaların ilgi ve duyarlılığı çoğunlukla “dersini çalış, ödevlerini yap, yarın sınavın var, bırak o cep telefonunu artık, onun yerine kitap oku” vb. bilindik uyarılarda bulunmakla sınırlı kalabiliyor.

Oysa şunu açıklıkla yazmakta yarar var: Çocukların eğitim sürecinde en önemli rol anne-babalara düşmektedir. Bu rolü ve sorumluluğu okula ve öğretmene “yüklemek” doğru değildir. Çocuğunuz dünyanın en iyi okuluna da gitse bu böyledir, kötü bir okula gitse de böyle.

Dikkat edilirse, burada tartışma konusu olarak gördüğümüz kavram eğitimdir, öğretim değil. Her ne kadar iç içe görünse de bunlar farklı kavramlardır. Öğretim kısaca, öğrenciye belirli konularda (matematik, fen, sosyal, Türkçe vb.) bilgi ve beceri kazandırmak iken, eğitim, çocuğa insani nitelikler, özellikler, değerler ve davranışlar kazandırma sürecidir. Eğitim, çocuğa sevgi, saygı, onur, adalet, özgürlük, dürüstlük, eşitlik, empati, temizlik, doğaya ve canlılara saygı, eleştirel bakış, soru sorma gibi kavramlara dayalı bir bireysel ve toplumsal yaşama bilinci kazandırma sürecidir. Açıkçası ve kısacası, eğitim, insanlaşma/insanlaştırma sürecidir. Eğitim, çocuğun sağlıklı toplumsallaşma, yani toplumun bilinçli ve duyarlı bir bireyi, üyesi olma sürecidir. Eğitim, aynı zamanda kişinin kendi aklıyla yaşayan, sorgulayan, sağlıklı duygulara ve ruha sahip birey olma, kendisi olma sürecidir. Öğretimi küçümsediğimizden değil ama son tahlilde, gerçekten temel olan eğitimdir, öğretim değil.

İşte, “anne-babalar eğitim sürecinin başlıca aktörleridir,” derken kastettiğimiz nokta esas olarak budur; onların rolü daha çok eğitimle ilgilidir. Elbette anne-babalar yapabiliyorlarsa öğretim konusunda da çocuklarına yardımcı olmalıdırlar. Ancak bir anne-baba çocuğunun ders konuları hakkında ona yardımcı olmada yetersiz kalabilir. Örneğin, onun matematik problemlerini çözmeye yardımcı olamayabilir, dilbilgisini açıklayamaz, bir fen konusunu anlatamaz. Ancak toplumsal hayatta diğer insanlara, canlılara, doğaya, çevreye, diline, kente zarar vermeden, insani değerlere dayalı olarak, sevgiyle, saygıyla nasıl yaşaması gerektiğini öğretebilir, ona doğru bir ortak yaşama kültürü verebilir, temel yaşam becerileri kazandırabilir. Bunları vermelidir ve kazandırmalıdır; çünkü eğitimi bir kenara bırakıp, neredeyse tümüyle “öğretime” odaklanmış, yönelmiş; yıllardır “sınav, sınav, sınav; test, test, test!” diye bağıran eğitim sistemimizde, öğretmenlerimizin çok büyük bölümü istese de eğitime çok zaman ayıramıyor, öğretim sorunları ile boğuşuyorlar. Türkiye’de eğitim, istisnaları dışında terkedilmiş, kendi haline bırakılmış, onun yerine öğretim sorunları çözülmeye, yeni yeni öğretim sistemleri uygulanmaya çalışılmaktadır.

Bu kadar çok kadın şiddeti, doğa katliamı, çocuk tecavüzü, haksızlık, cinayet vb. sorunlar ancak eğitimin olmadığı, insanlaştırıcı bir eğitim sürecinin gerçekleştirilemediği toplumlarda görülür. Çünkü bu eylemler bir insanın, insani değerlere sahip bir bireyin yapabileceği eylemler değildir.

İşte tüm anne ve babaların temel eğitim sorumluluğu gerçekte budur. Bu sorumluluk, çocuğunu insanlaştırma, insani değerlerle yetiştirme ve topluma kazandırmadır. Böyle bakıldığında eğitimi, çocuğa “karakter kazandırma” süreci olarak da kabul edebiliriz. “İnsani özellikler bütünü” anlamına gelen karakterimizin (kişiliğimizin) çok büyük (%70’e yakın) bölümünü 0-6 yaş arasında kazandığımız biliniyor. İşte size “çocuğun eğitiminde anne-baba neden başlıca aktördür?” sorusunun bir başka yanıtı. Çünkü eğitimde en önemli dönem okul öncesidir ve ülkemiz gibi okul öncesi okullaşma oranının düşük olduğu toplumlarda çocukların büyük kısmı bu dönemi evde anne-babası ile geçirir. Bu nedenle de eğitim rolü esas olarak anne-babadadır.

Çocuklarının eğitim süreçlerinde üstlendikleri role göre üç tür anne-babadan söz edilebilir. Bu rolün farkında olan ve elinden geleni her açıdan yapan, yapmaya çalışan anne-babalar. Rolünün farkında olan ancak çeşitli nedenlerle pek bir şey yapmayan-yapamayan anne-babalar. Ve rolünün farkında olmayan, bu konuda ciddi düzeyde bir şey yapmayan, sorumluluğu ve süreci tümüyle okula ve öğretmene bırakmış anne-babalar.

Elbette, eğitim konusunda devletlerin, kurum ve kuruluşların sorumlulukları çok büyüktür. Onlar, çağdaş, bilimsel ve nitelikli eğitim-öğretim sistemleri oluşturmak ve uygulamak durumundadırlar. Bu ayrı ve uzun bir konudur. Biz burada anne-babaların bireysel olarak sorumlulukları ve yapabilecekleri üzerine konuşuyoruz.

Eğitimde yukarıda çizdiğimiz çerçevede anne-babaların yapmaları gerekenler vardır.

Anne-babalar her şeyden önce eğitim kavramının farkında olmalıdırlar. Öğretimi eğitim olarak düşünmemelidirler. Eğitim ile öğretimin farkını bilmelidirler.

Anne-babalar çocuklarının eğitim sorumluluğunu sadece okula ve öğretmenlere yüklememelidirler. Yani ebeveynler çocuğunun eğitimi ve öğretimi konusunda öğretmeni yalnız başına bırakmamalı, onunla iletişim ve işbirliği içinde olmalıdır. Burada asıl sorumlunun kendileri olduğunu kabul etmeli ve anlamalıdırlar. “Çocuğum nasılsa okula gidiyor, artık eğitim de öğretim de öğretmene, okula ait” anlayışı son derece yanlış bir yaklaşım olur ve en çok çocuğa zarar verir.

Anne-baba çocuğu ile okulda gördükleri, duydukları, öğrendikleri, yaşadıkları hakkında konuşacak, tartışacak, gördüğü eksikleri, yanlışları tamamlamaya, düzeltmeye çalışacaktır. “Ama anne-baba bunları bilmiyorsa ne yapsın?” sorusu kapıda duruyor, farkındayım! Ancak burada, yine belirtelim, “eğitimden söz ediyoruz, öğretim konularından değil.” Bilmiyorsa da çocuğunu dinleyecek, araştırmaya yöneltecek, kütüphaneye gönderecek/götürecek, heveslendirecek, destekleyecektir.

Anne-baba çocuğuna eğitim-öğretim süreci için her gün, her gece zaman ayırmalı, ilgilenmelidir. Bunun başka bir yolu, yöntemi yok. “Yorgunum, zamanım yok, bilmiyorum, okul, öğretmen var ya!” gibi gerekçeler çocuğumuzun eğitimi söz konusu ise geçerli değildir. Bu ne yazık ki böyledir.

Ebeveyneler çocuklarının insani değerleri kazanmasını önem açısından ilk sıraya koymalı ve bu konuda sorumluluklarını doğru biçimde yerine getirmelidirler. Onlar, çocuklarını kurnazlık, ölçüsüz hırs, nasıl olursa olsun kazanma, ötekileştirme, cinsiyetçilik, ırkçılık, ayrımcılık, şiddet kullanma, hakaret etme, saygısızlık, haksızlık yapma vb. gibi yanlış ve çıkarcı değerlerden uzak tutmaya çalışmalıdır. Bunu da okula bırakmamalıdırlar.

Ben ilkokulda öğrenemediğim birçok insani değeri, ilkokul mezunu dahi olmayan anne ve babamdan öğrenmiş ve içselleştirmişimdir. Yardım etmeyi, ağaç dalını kırmamayı, yalan söylememeyi, kirletmemeyi, sevmeyi, saygıyı, paylaşmayı, suyu boş yere harcamamayı, emek vermeyi ve daha nice insanlaştırıcı değeri bana onlar kazandırmıştır.

Annelik-babalık böyle bir şeydir, böyle olmalıdır.

Zor, çok zordur çocuk eğitimi. Günümüz dünyasında bin bir sorunla boğuşan, zamanını, gücünü günlük koşuşturmalarla tüketen anne-babaların işi çok zordur. Ancak söz konusu olan çocuklarımızdır.

Peki, ya anne-baba insani değerlerden uzaksa, duyarsızsa, bilinçsizse ve “çıkar değerlere” dayalı olarak yaşıyorsa çocuğun eğitim süreci nasıl olacak? İyi olamayacak tabi. Büyük olasılıkla, armut, çiçeklendiği, çekirdeğe dönüştüğü ve olgunlaştığı ağacının dibine düşecek! Sonra orada yeni bir armut ağacı yeşerecek ama onun da meyveleri dibine düşecek. Yazık olacak!

Kuşkusuz, işini severek, tam da burada doğru olduğunu söylediğimiz gibi hakkıyla, gerektiği gibi yapan, öğreten ama aynı zamanda ve daha çok eğiten anne-babaların ve öğretmenlerimizin hakkını asla yemek istemeyiz. Onlara selam olsun! Ancak “Türkiye’de iş önünde sonunda öğretime, öğrenme sürecinde girilen sınavlara, sınavlarda alınan nota/puana dayanıyor; liseye geçiş, üniversiteye giriş eğitim değil öğretim başarısını gösteren notlar ile oluyor,” biçiminde hiç de yabana atamayacağımız gerçek de karşımızda duruyor. Bu durumda ne yapacağız?

Açık söylemeliyim ki, ben hâlâ bizim zamanımızda vardı şimdi de var mı bilemiyorum, karnenin solundaki “ders” notlarının değil, sağındaki “davranış, hal ve gidişat” notlarının önemli olduğunu düşünenlerdenim.

Kuşkusuz, burada öğretimi önemsemediğimiz, yok saydığımız da düşünülmemeli. Öğretim eğitimin bir parçası, bir aracıdır; öğreterek eğitiriz. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi sorun, sadece öğretmeye odaklanıp, eğitimi arka plana atmaktır; öğretip eğitmemektir. Yani hem eğitmeli hem de nitelikli biçimde öğretebilmeliyiz. Dünyada bunun örnek ülkeleri çok. Hem çok iyi eğitiyorlar hem de öğretiyorlar. Yapılamayacak bir şey değil.

Eğitimin bir ülkede ekonomik, politik, yönetimsel, sosyal, kültürel koşullara bağlı pek çok boyutu vardır. Ve eğitim-öğretim sorununun örgütlü ve ulusal düzeyde çözümü elbette okul sistemi ve öğretmene dayanır. Ancak bu yazıda derdimiz eğitimde anne-babanın rolü olduğu için konunun bu boyutlarına girmedik.

Kısacası, biraz kabalaştırarak söylersek, “öğretmen var, okul var, o zaman eğitimde bana gerek yok!” anlayışı anne-babalar için son derece yanlış ve tehlikeli bir yaklaşıma yol açar. Aman diyelim!

Ve unutmamalıyız: Dünyaya bir çocuk getirdiysek, bunun yüklediği sorumluluğu hakkıyla ve doğru bir biçimde yerine getirmeliyiz. Eğitim süreci anne-baba için bu sorumluluğun belki de en önemli parçasıdır.

2020-21 Eğitim-öğretim yılı tüm anne-babalar ve öğretmenlerimiz için sağlıklı olsun, güzel olsun, verimli olsun.

19 Eylül 2020

Düş Gücünün Gücü!

Gerçekliğin, kendisini bu denli acımasız bir biçimde önümüze koyduğu, duyumsattığı ve yaşattığı ülkemiz ve dünyamızda bunları söylemek tuhaf ve zamansız bulunabilir ama olsun yine de söyleyelim. Çünkü bunun zamanı hiç gelmeyebilir! Ayrıca böyle düşünüp, bunu söyleyen de çok!

Yaratıcılığın en önemli kaynaklarından birisi olan hayal (düş) gücü, zihnin bir anlamda özgürleşmesidir. Gerçekliğin kalın biçimde çizdiği sınırları, ördüğü yüksek duvarları hayal gücü ile aşan ve bağlayıcı zincirlerini kıran zihin istediğini özgürce düşünür, duyumsar, kurgular ve böylece varolan gerçekliğin sınırlarını genişleterek değiştirir.

Gerçek, hayal gücü ile değiştirilir.

Ve insan bunu en çok çocuklukta yapar. Sonra, gerçekliğin yok edici sınırlarına hapsolmuş sıradan, ruhsuz, kuru yetişkinlere dönüşür. Çok yazık!

Hayalleri ve düş gücü yok edilen çocuklar ve gençler demek, geleceği sıradan, renksiz, ruhsuz ve bilimden, sanattan yoksun geri kalmış bir toplum demektir.

Hayal gücünü en çok besleyen şeyler ise edebiyat, sanat ve bilimdir.

İşte size hayalci bir öneri: Okullarda, özellikle ilk ve orta öğretimde “hayal bilgisi” dersi olmalıdır!

13 Eylül 2020

Çocuk nedir?

Çocuk gelinler, çocuk anneler, çocuk işçiler, çocuğa yönelik şiddet, çocuk tecavüzleri, çocuk fuhşu, çocuk ticareti vb. gibi duyduğumuz kötü ve iğrenç olayları hafife almak, sıradanlaştırmak, normal görmek ve kanıksamak asla kabul edilebilir bir davranış olamaz. Bu, insanlığımızdan uzaklaşmak anlamına gelir. Ancak bu türden olayları doğru değerlendirebilmek, bunların kabul edilemez olduğunu düşünebilmek için öncelikle hepimizin çocuk kavramını gerçek anlamı ile bilmesi gerekiyor. Bir başka deyişle, çocuk dediğimizde hepimizin doğru şeyi anlaması önemli. Çünkü çocuk kavramı kişilere göre değişen bir kavram değildir.   

Bunun için hepimizin en başta şu soruyu sorması ve yanıtlaması gerekiyor: Çocuk nedir?

Yanıt için ona göre, bana göre, bizim geleneklere ve kültüre göre demeyelim de dünyada 193 ülkenin (dünyadaki toplam devlet sayısının yaklaşık bu civarda olduğu düşünülürse neredeyse tamamının) üye olduğu Birleşmiş Milletler Örgütünün “ÇOCUK HAKLARINA DAİR SÖZLEŞMESİ’ne bakalım. Söz konusu sözleşmeye göre, “daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.

O zaman açık olarak söyleyelim: İstisnaları hariç, 0-18 yaş arasındaki her insan çocuktur.

Ve yine aynı sözleşmeye göre, “çocuk gerek bedensel gerek zihinsel bakımdan tam erginliğe ulaşmamış kişidir.”

Şimdi, “0-18 yaş arasında bulunan, bedensel ve zihinsel olarak henüz erginliğe ulaşmamış, reşit olmayan kişi” tanımını hiçbirimizin unutmaması gerekir. Ve çocuk dendiğinde hepimizin aklına bu tanım gelmelidir.

Peki, bu ne demektir?

Şu demektir: 0-18 yaş arasında bulunan ve çocuk dediğimiz insan henüz kendi hayatını etkileyecek temel kararları verebilecek,  tercihlerde bulunabilecek, hayatı ile ilgili doğru değerlendirmeler yapabilecek bir zihinsel yetkinliğe, yeterliliğe, erginliğe, olgunluğa sahip değildir. Bu bilimsel bir gerçektir. Nöroloji, biyoloji, psikoloji, çocuk gelişimi gibi bilimlere göre bu böyledir. Bu nedenle çocukların 18 yaşından önce evlenmesi, askere gitmesi, sürücü belgesi alması, bankada hesap açması vb. yasaktır. Çünkü bu konularda henüz doğru davranabilme yeterliliğine zihinsel (akılsal ve duygusal) olarak sahip değildir. Bu nedenle örneğin, bir çocuk evlenemez ve evlilik-annelik sorumluluğu alamaz, çünkü o daha kendisi çocuktur. Taciz, tecavüz bir yana, bir çocukla kendi isteği ve iradesi ile dahi olsa cinsel ilişkiye girmek suçtur. Ya da bir çocuk kendi iradesi ile de olsa evlenemez. O henüz zihinsel gelişimini tamamlamamıştır, iradesi oluşmamıştır, reşit (ergin/yeterli) değildir ve dolayısıyla doğru kararlar veremez. Çocuk nerede nasıl davranacağını henüz bilemez, kendisini tam olarak koruyamaz, tercihlerini tam olarak düşünüp, değerlendirerek belirleyemez. Çünkü o daha “yetişmemiştir.” 0-18 yaş arası çocuklarda irade hukuksal olarak anne ve babalarındadır.  

Bunları yazmak elbette çocuğu küçümsemek, hafife almak değildir. Onun biz yetişkinler gibi bir birey olduğunu asla yok sayamayız. Onun yetişkin olma yolunda hiç karar alamayacağı, tercihte bulunamayacağı, onu ciddiye almamamız gerektiği gibi bir yaklaşım doğru değildir. Tam tersine onun bireyliğinin, kişiliğinin ve özgür iradesinin güçlü ve sağlıklı biçimde oluşması için elimizden geldiğince onu desteklemeli, ona haklar ve sorumluluklar vermeli ve bu konuda doğru davranmalıyız. Burada anlatılmak istenen şey onların hayatlarını belirleyecek, etkileyecek çok ciddi ve büyük (evlilik, finansal geleceği planlamak, ideolojik/siyasal süreçlere girmek, araç kullanmak vb. gibi) kararları verme yeterliliklerinin henüz oluşmamış olmasıdır.

Ayrıca, çocuğun biyolojik ya da bedensel olarak bazı yeterliliklere ulaşmış olması da onun artık çocuk olmadığı, yetişkin olduğu anlamına gelmez. Çünkü insan sadece biyolojik bir varlık değildir; o, aynı zamanda ve belki de daha çok zihinsel (akılsal ve duygusal) bir varlıktır. Bu nedenle örneğin, bir çocuğun biyolojik olarak yumurta ya da sperm üretme yeterliliğine ulaşmış olması onun evlenmesi/evlendirilmesi için asla yeterli bir gerekçe olarak görülemez. Çünkü yetişkin olmak zihinsel ve ruhsal olarak da yetişkinlik yeterliliklerine sahip olmak demektir. Evlilik ve çocuk sahibi olmak ancak yetişkinlerin yapabileceği bir şeydir, çocukların değil. Bir ülkedeki toplumsal ahlakın ya da kültürün buna izin veriyor olması ve çocuk evliliğini yanlış görmemesi de bu gerçeği değiştiremez. Ülkemizin bu konudaki karnesi ne yazık ki çok kötü durumdadır. Dünyada çocuk gelin sayısında yanılmıyorsam ilk beş sıranın içindeyiz. Utanılası bir durum.

Kısaca, çocuk deyince, henüz gelişimini tamamlamamış, bedensel ve zihinsel erginliğe ulaşmamış, özgür iradesi oluşmamış, gelişimini gerçekleştirmesi ve yetişkinliğe sağlıklı bir biçimde ulaşabilmesi için gerekli bireysel ve toplumsal koşulları sağlamamız gereken onur sahibi, değerli bir varlıktan ve bireyden söz ediyoruz. Bunu unutmamalıyız.

Bu nedenle, bir kişinin taciz ya da tecavüz ettiği bir çocuğa yönelik olarak söylediği “gerekirse evlenirim” ifadesi asla insani bir ifade olamaz.

Çocuk, korunması gereken, gelişimini sağlıklı koşullarda sürdürmesi gereken çok değerli bir varlıktır. Çocuklar bizim çiçeklerimizdir, onları çiçek gibi özenle, dikkatle, duyarlılıkla, doğru çocuk bilinci ile korumalı ve büyütmeliyiz.

Çocuklara yapılan en küçük kötülük dahi çok büyük bir kötülüktür. Çünkü o kötülük çocukla birlikte büyür.

Çocuk duyarlılığı ve bilinci çağdaş, insani, gelişmiş bir insan ve toplum duyarlılığı, bilincidir. Bu nedenle bir kişinin ya da toplumun gelişmişliğinin en önemli ölçütlerinden birisi çocuğa ilişkin doğru bakış, duyarlılık, onlar için sağlanan gelişim koşulları, çağdaş hukuk anlayışı, nitelikli eğitim yaklaşımı ve olanakları ile insani ahlak ve kültürdür. Bireysel düzeyde ilk yapmamız gereken şey ise kendimize “çocuk nedir?” sorusunu sormak ve doğru yanıtlamaktır.

Ebeveynlerin, öğretmenlerin, siyasetçilerin, hukukçuların, toplum yöneticilerinin bu konudaki sorumlulukları ve doğru/duyarlı davranmaları ise yaşamsaldır.

Çocuklara yapılan hiçbir kötülüğü hoş göremeyiz ve çocukların yaptığı kötülükler için de çocukları suçlayamayız.  Çünkü Victor Hugo’nun dediği gibi, “kötü bitki ya da çocuk yoktur, kötü yetiştiriciler vardır.”

Bitirelim: Söz konusu olan çocuk ise önem açısından gerisi ayrıntıdır.

5 Eylül 2020

Yozlaşma üzerine

Geçenlerde, Doğan Kuban Hoca’nın Herkese Bilim ve Teknoloji dergisindeki yazısının başlığını görünce kavram üzerine daha kapsamlı biçimde düşünme gereği duydum. Oysa yıllardır kullandığımız bir terim ve nitelemeydi; demek ki yeterince düşünmemişiz!

Sözünü ettiğim yazı başlığı, “Düşünmeyen yozlaşır” biçiminde idi. Genel olarak, insanın en özgün özelliğinin düşünmek olduğunu, eğer düşünmezse temel insani özelliğini kaybedeceğini, yani yozlaşacağını anlatıyor ve örneklerini veriyordu yazısında Kuban Hoca.

İşte, bu yazı ile “radara takılan” kavram “yozlaşma(k)” oluverdi. Çünkü yozlaşma, dünyamızda ve ülkemizde yaşadığımız hemen her olumsuzluğun, acının, kötülüğün, yanlışın, çirkinliğin nedenini, kaynağını ve sonucunu açıklamak için kullanılabilecek bir kavram gibi görünüyor.

“Yozlaşmak tam olarak nedir, nasıl ortaya çıkar, neden bir olumsuzluk anlamı vardır, nasıl baş edilir?” gibi sorular yanıt bekliyor şimdi.

Hemen açalım konuyu.

Yozlaşmak, kısaca, bir insanın, bir toplumun, bir kurumun genel olarak bir şeyin sahip olduğu, yani doğasında, yapısında var olan iyi özelliklerini, “onu o yapan” iyi niteliklerini kaybetmesi, yitirmesi ve böylece bozulması anlamına geliyor. Dolayısıyla yozlaşmak, olumsuz bir değişimi ve bozulmayı anlatıyor. Yozlaşmayı çürüme olarak kabul eden yaklaşımlar da var. Çünkü bir şey çürüdüğünde zaten bozulmuş, özelliklerini yitirmiş oluyor. Çürüme, yozlaşmanın son ve en kötü aşaması olsa gerek.

Bir insana, topluma ya da olguya yönelik olarak “yozlaşmış” ya da “yoz” nitelemesini kullanmakla, o şeye ilişkin bir bozulmadan, o şeyin iyi özelliklerini kaybetmesinden söz ediyoruz demektir. Yozlaşma bir dokunun parçalanması, işlevsiz duruma gelmesidir. Yozlaşmayla birlikte bir niteliksizlik durumu ortaya çıkmaktadır. Yozlaşma, özünden uzaklaşma, daha önce var olan özelliklerinden kopma, özelliksiz, deyim yerindeyse, “ne idüğü belirsiz” bir duruma gelmektir. Yoz olan şey özelliksiz, niteliksiz demektir. Yozlaşma, çürümedir. Yozlaşan, yani çürüyen, bozulan, iyi özelliklerini yitiren bir şey artık bir işe yaramaz, işlevlerini gerçekleştiremez duruma gelir. Daha kötüsü, işe yaramazlığın ötesinde, yozlaşma, kabalığın, bayağılığın, kötülüğün, verimsizliğin, geri kalmanın, acıların nedenidir. Örneğin yozlaşmış bir dille doğru bir iletişim kuramayız ya da yozlaşmış insan ilişkileri bizi üzer. Kültürel yozlaşma bizi kimliksizleştirir.

Kısacası, yozlaşma zarar verir.

Aslında yoz ya da yozlaşma kavramı halk arasında da çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Örneğin, “yoz toprak” el değmemiş, işlenmemiş ve verimsiz toprak anlamında kullanılır. Ya da doğaya başıboş bırakılmış ve bu yüzden evcillikte edindiği özellikleri yitirmiş hayvan için de “yoz hayvan” denir. Hatta bu niteleme kısır hayvan için de kullanılır. Yağmur vermeyen buluta “yoz bulut” diyenler vardır. “Yoz tarla” ekime elverişli olmayan toprak demektir. Çünkü bir tarlanın sahip olduğu temel özellik ekime elverişli olması, ürün vermesidir. Yozlaşınca, bozulunca bunlar olamıyor işte.

Yozlaşma için soyunun, türünün (iyi) özelliklerini yitirmiş, soyundan, türünden, özünden uzaklaşmış, köksüzleşmiş tanımı da yapılır.

Yozlaşma, bir yapının bozulmasıdır özetle.

İngilizcesine dayanarak “dejenere olmak” da kullanılır ama bu, belirtildiği gibi İngilizcedir.

Yozlaşma kavramı ile ilgili önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekir. Yozlaşma, önceden var olan, yapıda, özde bulunan özelliklerin sonradan yitirilmesidir. Önceden iyi olan, normal olan bir şeyin sonradan bozulmasıdır. Yozlaşma genellikle “sonradan” olan bir şeydir.

Yoz ya da yozlaşma kavramı bir niteleme olarak da sıklıkla kullanılır. “Yoz kültür” deriz ya da “kültürel yozlaşma.” Bununla bozulmuş kültür demek isteriz. “Yoz insan” ya da “yozlaşmış toplum” denir. Bozulmuş, iyi niteliklerini kaybetmiş, niteliksizleşmiş, köksüzleşmiş, kötüleşmiş, kabalaşmış, insanlıktan çıkmış insanı ve toplumu anlatmak isteriz. Yoz sanat ya da sanatçı, yoz siyaset, yozlaşmış müzik, kentsel yozlaşma, değerlerin yozlaşması, ahlâksal yozlaşma, eğitimde yozlaşma, dilde yozlaşma, akademik yozlaşma,  mesleki yozlaşma, siyasetin yozlaşması, ilişkilerin yozlaşması, aşkın, sevginin yozlaşması, komşulukların, arkadaşlıkların, dostlukların, akrabalıkların yozlaşması, gelenek-göreneklerin yozlaşması, adaletin yozlaşması, yozlaşmış sanat-edebiyat, toplumsal yozlaşma ve en önemlisi “insanın yozlaşması” gibi nitelemeler hep aynı noktaya işaret eder: Bozulma, var olan, olması gereken iyi özelliklerin, iyi niteliklerin kaybedilmesi, yok olması.

Yozlaşma, hele de toplumsal düzeydeyse, sadece yozlaşmış bireylere değil herkese zarar verir; son aşamada bir toplumu çürütür.

Yozlaşma hem bir neden hem de bir sonuçtur. Nedendir; çünkü bir şey bozuksa, çürümüşse, yozlaşmışsa diğer şeylere olumsuz yansır. Örneğin, yozlaşmış bir kültür ya da sanat, normalde kültür ve sanatın insana yaptığı olumlu katkıyı yok ederek, insanın gerilemesine yol açar. Yozlaşmış bir toplumda doğan her çocuk olumsuz nitelikler edinir ve iyi bir insan olamaz. Dolayısıyla yozlaşma çok önemli bir olumsuzluk nedeni ve kaynağıdır. Ancak yozlaşma aynı zamanda bir sonuçtur. Eğitim, kültür, bilim yapısı, toplumsal-insani değerler vb. korunmazsa, geliştirilmezse, bunlara gereken yatırım yapılmazsa yozlaşma başlar ve artar. Yozlaşma bir sürü etkenin neden olduğu bir süreç ve sonuçtur.

İnsanın olduğu her yerde ve zamanda yozlaşma kuşkusuz var. Ancak bazı dönemlerde ve toplumlarda daha çok, bazılarında ise az. Bu farklılık neden? Genel olarak uygarlıkların gerileme ve çöküş dönemlerinde yozlaşma artar. Örneğin, antik uygarlıklar, Roma Uygarlığı ya da diğer bazı uygarlıklar bu açıdan ilginç veriler sunar. Genel olarak, her uygarlığın ve toplumun gerileyiş ve çöküş dönemleri aynı zamanda yozlaşmanın ciddi oranda arttığı süreçler olarak dikkati çeker. Hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğu tartışılır.  Çöküş ve yozlaşma belki de birbirini besleyen, birbirinin nedeni ve sonucu olan olgulardır.

Yozlaşmanın toplumsal düzeydeki en önemli nedenleri insanı temel almayan sosyo-ekonomik sistemler, evrensel insani, yani etik değerlerden uzaklaşma, uygarlık kazanımlarına sırtını dönme, çağından uzaklaşma, çıkar çatışmaları, savaşlar, düşmanlıklar, akıl ve bilimden uzaklaşmalar vb. olsa gerek. Bireysel düzeyde ise hırslar, çıkarlar, bencilikler, sınırsız arzular, eğitimsiz-kültürsüz kalmak, düşünememek, sorgulamamak, farkında olmamak, sürü üyesi olmak gibi nedenler sıralanabilir.

Yozlaşmış bir insan, insani özelliklerini, insani özünü kaybetmiş,  insani değerlerden uzaklaşmış, bozulmuş, çürümüş insan demektir. Yozlaşmış toplumu da böyle tanımlayabiliriz.

Şimdi, yaşadıklarımıza, dünyamıza ve ülkemize dönüp baktığımızda, her gün, her an gördüğümüz, duyduğumuz, yaşadığımız şiddet, cinayetler, savaşlar, kabalıklar, vahşetler, canavarlıklar, sevgisizlikler, ötekileştirmeler, gerilikler, hırslar tam da bir yozlaşmayı ifade etmiyor mu?  Bir bozulmayı, insanlıktan çıkmayı, insani özden uzaklaşmayı, insani nitelikleri yitirmeyi, köksüzleşmeyi, yozlaşmayı anlatmıyor mu tüm bu kötülükler ve gerilikler?

İnsan gibi yaşamakta zorlanıyoruz; çünkü yozlaştık. İyi özelliklerimizi kaybettik, bozulduk. Toplumsal bir yozlaşmanın içindeyiz.

Peki, ne yapabiliriz?

Yozlaştığımızın farkında olmalıyız öncelikle. Sonra düzeltmenin yollarını bulmak gerek. Derdimiz yozlaşma ile mücadele olmalıdır. Nitelikli eğitim-kültürle, bilimle, insani değerlerle, etikle, akılla, sevgiyle, düşünmeyle, sorgulamayla, okumayla bezeli bireysel ve toplumsal yaşamlar oluşturmalıyız yozlaşmayı önlemek için. Yoksa bu işin sonu toptan kötüye gidiş, acı ve yok oluştur.

En acı son, elbette, insanın yozlaşması, yani insanın bozulması, çürümesi, insanlığından çıkmasıdır.

İzninizle ve Doğan Kuban Hoca’dan esinlenerek, “yozlaşmadan nasıl uzak durabiliriz?” sorusuna akademik ilgi alanımızdan da bir yanıt verelim:

Okumayan yozlaşır!

 

25 Temmuz 2020

Kitap okumak: Çocuklarla nitelikli (kaliteli) zaman geçirmek için iyi bir yol

Anne-babaların çocuklarıyla birlikte zaman geçirmesi çocuğun sağlıklı gelişimi açısından zorunludur. Ancak eğitim bilimi, çocuk gelişimi, psikoloji ve benzeri alan uzmanlarının yıllardır dile getirdiği bir gerçeği unutmamakta yarar var: Çocuklarımızla birlikte ne kadar zaman geçirdiğimizden çok, nasıl zaman geçirdiğimiz önemlidir. Diğer bir deyişle, önemli olan çocuklarımızla çok zaman geçirmek değil, nitelikli (kaliteli) zaman geçirmektir. Günümüz dünyasında özellikle çalışan anne babaların çocuklarıyla zaten geçirebilecekleri çok zamanları ve güçleri yoktur. Bu durum içinde bulundukları yorucu eğitim sistemi düşünülürse aslında çocuklar için de geçerli sayılır. Dolayısıyla söz konusu dezavantaj çocukla birlikte geçirilen zamanı nitelikli (kaliteli) hale getirerek aşılabilir.

Nitelikli (kaliteli) zaman geçirmek çocuğun zihinsel, ruhsal (duygusal), estetiksel ve fiziksel gelişmesine, yaratıcılığının ve hayal gücünün artmasına katkıda bulunacak ortak etkinlikler gerçekleştirmek anlamına gelir. Müzik, spor, sanat, bilim, edebiyat, yaratıcı zeka oyunları, beceri geliştirici el işleri nitelikli zaman geçirmede akla ilk gelen başlıklardır.

Çocuğa hoşlanacağı, ilgi ve gelişim düzeyine uygun kitaplar okumak, okuma biliyorsa onunla aynı kitabı okumak, okuduğumuz kitaplar hakkında sohbet etmek ve kitap okumayı oyuna dönüştürmek onlarla nitelikli zaman geçirmenin en iyi yollarından birisidir.

Ayrıca çocuklarının ders dışı amaçla, yani hoşlandıkları için okudukları her kitabı ebeveynin (anne ve babanın) de okuması gerekir. Bu, hem kitap hakkında çocuğuyla sohbet edebilmesi hem de ona kitap seçimi konusunda rehberlik yapabilmesi için önemlidir. Özellikle okul öncesi dönem çocukları okudukları kitapları ebeveynlerinin de okumasını ve onlarla sohbet etmesini kendilerine ve okuma eylemlerine “değer verme” olarak algılarlar. Bu, gerçeğe uygun bir algıdır ve okuma alışkanlığını yaratmada çok önemlidir.

Kısaca, önemli olan çocukla çok zaman geçirmek değil, nitelikli (kaliteli) zaman geçirmektir ve bunun en uygun yollarından birisi ona/onunla kitap okumak ve kitaplar hakkında sıkıcı olmayan sohbetler etmektir. Çocuğunun okuduğu her kitabı okumak ebeveynlerin sorumluluğu ve görevidir.

Ve kitap okumayan anne-babanın kitap okuyan çocuğa sahip olması zordur.

En uzun tatil dönemi olan yaz ayları bunun için eşsiz bir fırsattır.

İyi okumalar!

20 Temmuz 2020

Öylece uzakta kalsın

Hermann Hesse şöyle der: “Sessiz münzevi mutluluğum bilgece bir şey öğretti bana: Tüm nesnelerdeki uzakların buğusuna ilişmemek, hiç bir şeyi gündelik yakınlıkların soğuk ve acımasız aydınlığı içine çekip almamak, her şeye üzeri sanki yıldızla kaplıymış gibi el sürmek, öylesine hafiften, öylesine usulcacık, öylesine gözetip kollayarak ve derin bir huşu ile önünde eğilerek.” (Hermann Hesse-Öldürmeyeceksin-Mavi Uzaklar)

Hepimizin düşünmeden, düşünmeye zaman bulamadan, hızlıca, koşuşturmacalarla ve kaba biçimde yaşadığı gündelik hayat, yaşamımızı anlamlandıran ve dokunmaya kıyamayacağımız güzel şeyleri de içine çekip yutuyor, sıradanlaştırıyor belli ki. Gündelik hayat uzaklarda kalması gereken, korunması gerekenlerimizi tüketiyor. Güzelliği uzaklığında olan, güzelliği dokunulamamasında, ulaşılamamasında olan, bu yüzden buğulu güzelliklere sahip şeylerimizi hoyrat girdabının içine çekiveriyor gündelik hayat. Ve onun tükettiği en buğulu şey çoğu zaman da ruhumuz oluyor. Ruhumuzu, duygularımızı öğütüyor, un ufak ediyor. Hesse onun için uyarıyor: “Nesnelerdeki uzakların buğusuna ilişme ve hiç bir şeyi gündelik yaşamın soğuk ve acımasız aydınlığı içine çekme.” Uzakta olanlar uzakta ve buğulu kalsın. Güzellik onların buğulu olmasında, biraz karanlıkta, bilinmezlik diyarında kalmasındadır. Gündelik hayat, kokulu buğusunu sildiği ruhumuzu içine çekerek sıradanlaştırıyor ve sığlaştırıyor. Onun için derinimizde, diplerimizde, uzakta olan buğulu güzelliklerimizi belki de orada öylece bırakmalıyız. Gündelik hayata kurban etmemeliyiz puslu incelikleri. Güzellikleri puslu oluşlarındandır çünkü. Gündelik hayatın onlara ilişememiş, öğütücü, yok edici aydınlığına çekememiş olmasındandır uzağın güzelliği.

Öyleyse, güzelliklerimiz gündelik hayatın uzağında tutabildiklerimizdir belki de. Dokunamadıklarımız, ulaşamadıklarımız, erişemediklerimizdir. Ya da başaramadıklarımız!

Fransız besteci Hector Berlioz Paris’te ilk kez izlemeye gittiği Shakespeare’in Hamlet oyunundaki başrol oyuncusu kadına aşık olur. Daha sonra ona mektuplar yazar ancak hiç bir biçimde yanıt alamaz. Hiç ulaşamaz kadına. Tam bir umutsuz aşktır bu. Bir gün yaşadığı ve sonra hep uzakta kalan, daha uzağa giden buğulu bir şeydir bu kadın ve aşk onun için. Ve hep uzakta kalan bu aşk için, bu buğulu kadın için bir senfoni yazar: Fantastik Senfoni. Uzaklığın, ulaşamamanın yazdırdığı müthiş bir senfoni. Yazdığı mektuplardan tek bir tanesine dahi yanıt alsa yazamayacağı senfonidir bu. Eğer karşılık verse gündelik yakınlığın soğuk ve acımasız aydınlığına düşüverecekti uzaktaki bu kadın. Berlioz’un gündelik hayatının sıradan bir parçası olacaktı. O zaman buğusu kaybolacak, sihri kaçacaktı. Ve senfoni olmayacaktı; en azından böyle olmayacaktı. Gündelik hayatın yakınlığı bu aşkı yok edecekti.

Ulaşamamak, başaramamak bazen iyidir.

Gündelik hayat nedense bana değirmen imgesini de anımsatır hep. Akşam üzeri rüzgarında hışırdayarak salım salım sallanan o güzelim sarı başakların içindeki buğday tanelerini ezerek una döndüren o değirmeni.  Gündelik hayat da çoğu zaman değirmen acımasızlığındadır. Eziyor, un ufak ediyor. Güzelliği bırakmıyor. Sabah serinliğini, akşam kızıllığını, bir o yana bir bu yana yatan başakların endamını, yeşili, sarıyı yok ediveriyor. Hepsini beyaz una çeviriyor. Ağzımızdan giren ekmek oluveriyor tüm bu güzellikler.

Uzakta olan, gündelik hayatın nesnesi olmayandır. Erişemediğimiz de öyle.

Çocukluktur uzakta olan, gençliktir belki, ulaşamadığımız, başaramadığımız, içimizde kalandır uzakta olan. Belki içimizdir uzak olan. Yaşayamadığımız aşk, gidemediğimiz ülke, açtıramadığımız çiçek, bulamadığımız anlamdır belki.

Gündelik hayattan uzak mı dursak? Uzakları yerinde bıraksak, yakınlaştırmasak mı acaba? Güzelliklerin buğusunu ya da buğulu güzelliklerimizi böyle mi korusak?

Hayatlarımızda bir zaman sonra yalnızlıklara, sakinliklere, uzaklıklara mı sığınsak? Hesse’nin dediği gibi “öylesine usulcacık, öylesine hafiften.”

Bilemedim. Çünkü yüreğimizin bir yanında da “akrep gibisin” dediklerimiz var. Onları uzakta bırakmaya kıyamıyor insan.

Çocukluk dönemimin yaz ayları bir dağın eteğindeki tarlamıza kurduğumuz çardakta geçerdi. Tütün ekerdik. Tütün kargısını at yapar, beyaz çoban köpeğimizle  koştururduk tarlalar boyunca. Benim için çardağımızın yaslandığı dağ çok büyüktü, uluydu, ulaşılamaz yükseklikteydi. Ancak asıl merak ettiğim bir şey vardı: Dağın ardı! “Havaalanı var, uçaklar var,” derdi babam. Hiç uçak görmemiştim. Kekik kokan, keklikler öten bu dağa tırmanmaya yeltenirdim bazen. Sonra korkar dönerdim. Dağın tepesine hiç çıkamadım; dağın ardını, uçakları hiç göremedim. Dağın ardı çok uzaktı, ulaşılabilir gibi değildi. Rüyalarımda dahi gidemezdim, aşamazdım o uzaklığı. Üzülürdüm. Ama dağın ardı benim için harikuladeydi! Hayallerimde tasarlardım dağın ardını; düşlerimle çizerdim. O dağın ardı nasıldı, bilmiyordum; ama benim dağımın ardını biliyordum. Hiç görmediğim güzellikler buğulu biçimde öylece dururdu benim dağımın ardında. Her yaz yeni şeyler eklerdim o uzaklığın güzelliğine.

Sonra elbette büyüdüm; kocaman adam oldum! Ama dağın gizemi hâlâ sürüyor benim için. Bu hikayeyi arkadaşlarıma anlattığımda, “aman canım, gidelim arkasına dağın. Gör, kurtul bu hasretten,” derler. Ben istemem. Hâlâ görmedim dağın ardını. Bazen uzağından geçen yolda arabamla giderken dahi bakmıyorum dağın ardına. Görürsem büyüsü bozulacak sanıyorum. O benim çocukluğumun uzak, gizemli, buğulu güzelliği çünkü. O, benim çocukluğumda, uzakta olduğu için güzel kalanım. Göremediğim o benim. Arabaya binip, bir anda oraya gidip, dağın ardını öylece görüvermek onu gündelik hayatın içine sokup, yok etmekten başka ne olur ki? O zaman kalsın! Öylece, çok uzakta kalsın! Onu gündelik hayatın acımasız yakınlığına, soğuk aydınlığına taşımayacağım.

Zaten o dağın bizim tarlaya bakan tarafını kesmişler, kocaman bir yol yapmışlar. Arkasının bir bölümü de taş ocakları olmuş. Düşbozanlar benim o kocaman çocukluk dağımı gündelik hayata kurban etmiş, yakınlaştırmış, küçültmüş, sıradanlaştırmış ve yok etmişler. Gizemi gitmiş dağımın. Ama ben hâlâ o yoldan araba ile geçerken dağın arkasına bakmıyorum, başımı diğer tarafa çeviriyorum. Oradaki uçakları hâlâ görmedim. Görmeyeceğim de!

Dağın ardı çocukluğumun uzaklığında buğulu güzelliğiyle öylece yaşasın, puslu kalsın! İlişmeyeceğim!

Böylesi daha güzel!

9 Temmuz 2020